Gündoğumundan günbatımına kadar, doğum sancıları çeke çeke, bir batında işaret parmağımız ile ellerimizdeki teknolojik aletlerin o hassas noktası, zaman sonsuza giderken sonsuz kez buluşmuş gibiydi sanki.
Issız bir dağ yamacındaki o doyumsuz partinin ilk konuklarıydık. (Bizler konuktuk, onlar konuksever.) Gündoğumundan günbatımına kadar, doğum sancıları çeke çeke, bir batında işaret parmağımız ile ellerimizdeki teknolojik aletlerin o hassas noktası zaman sonsuza giderken sonsuz kez buluşmuş gibiydi sanki. (Onlar konukseverdi, bizler doğurgan.) Doğurgandık belki, belki de değildik? Ama ne fark eder, ne fark eder sanki, o güzelim masa ve biz başbaşaydık, başbaşaydık o geleneksek kıyımın bir alt uzantısı olarak bize sunulan o midevi güzelliklerle. (Bizler doğurgan mıydık yoksa, beyniyle midesi arasındaki iletişimin en uç noktaya vardığı düşünselliğini yitirmiş açgözlüler mi?)
Bir ceviz ağacının yaprakları, daha filiz vermemiş buğdaylar, kah korkuyla bizden kaçan kah bir cesaretle yanımıza sokulan o minik serçeler bizi izliyordu; bizi izliyordu onlar. (Bizler kimdik bilmiyorduk ama onlar iyi birer izleyicilerdi.) Doyduk, artık gündoğumundan günbatımına kadar, doğum sancıları çeke çeke, bir batında işaret parmağımız ile ellerimizdeki teknolojik aletlerin o hassas noktası zaman sonsuza giderken sonsuz kez buluşmalıydım sanki.
(Onlar birer izleyiciydi, birer doyurucu idi, bizler doğurgan olmalıydık.) Doğurduk mu? O ağaçlar, o ıssız bir dağ yamacında objektiflerime gülen gözlerle bakan ağaçlar, dağlardan süzülerek gelip çağıl çağıl bize hafif yollu göz kırpan su, o değirmen, o girmeye cesaret edemediğimiz geçmişten geleceğe üzerinde tüm jeolojik olguları taşıyan mağara.
Doğurgan birer silahşor müydük yoksa. (Kimbilir belki birer silahşordük, peki ya onlar kimdi.) Unuttuk. (Onlar kimdi bilmiyorduk, bizler unutkandık ve zaten unuttuk.) Uzun bir metropol gecesinin sarhoşluğunda, bir rüya aleminden gerçek dünyaya tekrar bir adım atmış gibiydik sanki, sanki derin bir uykudan uyanmışçasına sabah kahvaltısında çayından ilk yudumunu alıp karmaşıklığa, keşmekeşliğe atılmak üzere silahlarını kuşanan büyük şehir savaşçıları idik.
(Bizler unutkandık, büyük şehrin unutkan silahşörleri, onlarsa, hatırlamadığımız rüyalarımızın roman kahramanları.) Ya, sözde doğurganlığımızın o meşum ürünleri; Ya, silahlarımızdan birer inci tanesi gibi dört bir yana saçılan görüntüler bombardımanı. (Onlar belleklerimizin bir yerlerinde yitip giden birer düşsel roman kahramanı idiler, bizler birer kör ve belleksiz silahşor.)