“Köyünüzün güzelliğine hayran oldum” dedim. “Şu suya bak!Sanki renkler dans ediyor!”
“Şu bizim boklu su mu?”diye cevap verdi.
“Oğlum sen divane misin, nesin? İlerideki fabrikadan zehirli madde atıyorlarmış suya. Koyunlar içince hasta oldular. Onun için meleşip duruyorlar. Torunlara bir durup, bir tembih ediyorum. Aman sudan uzak durun diye. Radyo arada bir ölenleri söyleyip çalmaya devam ediyor.”
“Bir de aksilik rüzgar çıktı. Bizim buralarda buna Poyraz derler. Bir çıktı mı ne saman bırakır uçurmadık ne de ekin bırakır yatırmadık. Al başına belayı!”
***
Bu sırada sarı saçlı güzel kız geldi yanımıza… 12-13 yaşlarında bir şeydi. Belki de biraz daha büyük.
Sohbet konusu açmak için iltifat ettim ama sözümü bitiremedim;
“Böyle güzel bir yerde yaşamakla Ne kadar şanslısın”
“Ne şansı? Keşke şehir de olabilsem… Burada ilkokulu bitirdim ama gerisi yok. Ömür boyu koyun pisliği temizleyip, rüzgarın dağıttıklarını mı toplayacağım?”
“Bu köy olmasaydı annemle babam da yaşayacaktı!”
Sorarak bakan gözlerime cevabı yaşlı kadın verdi;
“Torunumdur garibim. Babası balıkçılık yapardı gölde. Fakirlik ya, ağları çekecek yardımcıya para veremediği için karısını da yanına alırdı. Bir gün bu poyraz kayıklarını devirdi. Zavallılar ölüverdi işte. Göl yuttu onları…”
Birden bire, yeni gördüğüm bana çok güzel gelen bu yerin, buranın içinde yaşayanlar için bir kabus olabileceğini hissettim.
GÜZEL NEDİR ÖYLEYSE?
Dahil olduğum bir felsefe gurubunda sözüne güvendiğim bir arkadaşım “Bilgi mutluluk verir ve güzeldir.” demişti. Aksiyim ya ben de itiraz etmiştim “Bildiklerim bana mutsuzluk veriyor” diye.
O göl kenarındaki köyü seyrederken edindiğim tecrübe bana gösterdi ki, bu konu aslında tam bir “Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı tavuktan…” meselesi.