Bugün bir zanaat olarak resim artık çok fazla bir şansa sahip değil. Örneğin restoran menülerindeki yemek resimlerini çizecek ressam aranmıyor artık, bu fotoğrafçıların işi; aynı şekilde bir yedek parça listesine girecek otomobil parçaları da tıpkı karakoldaki zanlılar gibi bir fotoğraf makinesinin önünde durup istekli veya isteksizce poz veriyorlar. Dolayısıyla mekanik bir işlem olarak görüntülerin kopyalarının oluşturulması gereken her durumda resme oranla hızlı ve ucuz bir işlem olan fotoğrafın mutlak galibiyetinden söz edebiliriz. Ama bu örneklerin ötesinde bir şeyin ‘resminden’ söz ediyorsak insan algısının doğrudan mekanik kopyalar ile tatmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu da hesaba katmamız gerekir. Resim tarihinin bizi hala etkileyen, kalıcı eserlerine baktığımızda bir zanaat olarak ‘şeylerin resmini’ yapan ressamdan öte, gören, düşünen, hisseden ve tüm hissettiklerini kendi duygu ve bakışıyla resme aktarabilen yaratıcı ressamların başarılarından söz edebiliriz.
Dolayısıyla ressamların iki hünerinin belirginleştiği açıktır: Birincisi Dünyayı, objeleri gözün gördüğü haliyle hatasız olarak tuvale aktarma, ki buna ressamın zanaatı diyebiliriz. Bir zanaat olarak resmin teknik bir işlem olan fotoğrafçılığın karşısında şansının çok olmadığı söylenebilir. Ressamın ikinci hüneri ise gözün gördüğünün ötesinde tüm insan düşünce ve duygularını da içine alacak şekilde dünyayı yorumlayarak özgün bir görüntü sunabilmesidir. Tıpkı Picasso’nun resminde bize Guernica’da bombardımana uğrayanların yaşadıklarını hissettirmesi veya vanGogh’un odasını bize göstermesi gibi. Buna da ressamın yaratıcılığı diyebiliriz. Bireysel yaratıcılık makinenin erişemediği bir alandır.
Sabırlı okuyucu başlıkla buraya kadar yazdıklarımın ilişkisi konusunda şüpheye düşmüş olabilir. Bu sıcak yaz günlerinde konuyu daha fazla dağıtmadan sadede geleyim. Birkaç gün önce dört buçuk yaşındaki kızıma annesinin eski minik dijital fotoğraf makinesi ile nasıl fotoğraf çekebileceğini öğretmek isterken aslında bu aşamada öğretebileceğim pek fazla bir şey olmadığını fark ettim. "Bu düğmeye basıyorsun ve çektiğin fotoğraf arkadaki ekranda beliriyor…" Fotoğraf çekmenin çok daha fazla teknik bilgi gerektirdiğini biliyorum, ama başlangıç için neredeyse hiçbir şeye gerek yok… Dokuz yaşımda ilk fotoğraf makinesine ağabeyimle ortak olarak sahip olduğumda işler daha karışıktı: "Hava çok kapalı değilse makineyi 125 enstane ve 5,6 diyaframa ayarla, ışık zayıfladıkça diyaframı açman ve enstantaneyi düşürmen gerekiyor, tabii ışık arttıkça tersi… Aslında bak burası pozometre, şu ibrenin hareketine bakarak karşısına gelen sayıya dikkat edersen... 36 kare çektikten sonra filmi banyo ettiririz, o zaman çektiklerini görebilirsin. Aman boşa çekip filmi ziyan etme vs. vs."
Filmli fotoğraf makineleriyle ilk karelerini çekmeye başlayanların yaşları ne olursa olsun duydukları ilk cümleler buna benzer şeylerdir. Bu aslında daha işin başında teknik bir alet olan fotoğraf makinesinin fotoğrafın önüne çıkarılması, fotoğrafçılığın fotoğraf makinesinin doğru ve iyi kullanılması olduğu gibi bir yanlış algının oluşmasına yol açmaktadır. Bu algı elindeki makineyi doğru kullanmaya çalışan kişinin ruh halini bir ölçüde nesneleri doğru olarak resmetmeyi görev belleyen zanaatkar ressamlarınkine benzetir. "Öğretilenleri unutmayayım ve her şeyin düzgün görüneceği fotoğraflar çekeyim." Oysa unutulmaması gereken şey fotoğraf çekmenin esas olarak bir seçme işlemi olduğudur: Fotoğrafçılık etrafımızı saran görüntüler alanı içerisindeki seçtiğimiz bir bölümün (kadraj) seçtiğimiz bir andaki halini iki boyutlu ve kalıcı bir görüntüye dönüştürme işlemidir. Perspektif ve renklerin aktarımı gibi konular makine tarafından çözülmektedir. Dolayısıyla fotoğraf tekniği bir kenara bırakıldığında temel mesele neyin hangi andaki (ne durumdaki) görüntüsünü görmek, göstermek istediğimizdir. Fotoğrafın bir iletişim içinde anlam bulduğu göz önüne alındığında fotoğrafçının temel sorusu belki de "Seçtiği kadraj ve anın ortaya çıkardığı iki boyutlu görüntünün izleyiciye neler düşündürüp hissettireceği " olarak özetlenebilir. Teknik elbette önemlidir, ama fotoğrafın neden bahsettiği , neyin görüntüsü olduğu –fotoğrafçının neyi göstermek istediği- konusu ilk açıklığa kavuşturulması gerekendir. Fotoğrafçının özgünlüğü neyi nasıl görüntülemek istediğiyle ilgilidir; teknik tüm önemi ve ağırlığıyla ancak bu soruya düzgün bir yanıt verildiğinde işe yarayacaktır. "Neyin fotoğrafını niçin ve nasıl çekmek istiyorum?" sorusunun öne çıkarılarak kişisel bakışla yanıtlanması yaratıcılığın işin içine katılmasını sağlayacaktır. Picasso"nun Guernica"sını ölümsüz kılan "Neyin görüntüsünü niçin ve nasıl resmetmek istiyorum?" sorularını tuvalinin başına geçmeden yanıtlamış olmasında yatar. Benzer durum özgün bir ürün ortaya koymak isteyen fotoğrafçılar için de geçerlidir. Sorunun kökünde tüm sanatçıların ortak sorusu "Ne anlatmak istiyorum?" yatar.
Dijital fotoğrafçılığın işleri kolaylaştırmasıyla bir tür görüntü kirliliğinin yaygınlaştığı söylenir. 1970"lerin başında iyi pozlanmış bir renkli fotoğraf çekmek maharet ve bilgi isterdi; on yıl öncesine kadar kaliteli makro fotoğraflar profesyonellerin işiydi. Bugünse amatör sitelerin çoğunun kusursuz çekilmiş makro böcek ve çiçek fotoğraflarıyla dolup taştığı doğrudur, fakat maalesef bu fotoğrafları birbirlerinden ayırmak güçtür; çünkü fotoğrafçıları bu fotoğrafları aracılığıyla bize bir şey söylemezler. "Seçtiğim kadraj ve anın ortaya çıkardığı iki boyutlu görüntü izleyiciye neler düşündürüp hissettirecek?" ya da daha derinde "Ne anlatmak istiyorum?" sorusu hiç sorulmamış gibidir. Bu tür makro fotoğrafları, birbirine benzer güneş batışlarını vs . çekenlerin ayıp veya kötü bir şey yapmadığı ve güzel de vakit geçirdiği açıktır, tıpkı bu fotoğrafların bakanlarda "Aynısını çekmek için hangi objektifi almalıyım?" gibi bir takım sorulardan fazlasını oluşturmadıkları gibi. Bu eğlenceli kısırdöngünün beslediği salgın fotoğraf malzemesi üreticileri için karlı bir ortam sağlar. Fotoğrafçılık yaklaşımı açısından ise durum bizi yazının başında sözünü ettiğim zanaatkar ressamlara yaklaştırır. Bu fotoğraflar dijital teknolojinin daha da kolay erişilir kıldığı bir teknik hüner, zanaat içerirler, yaratıcı ve özgün yanları ise oldukça zayıftır. Şu ya da bu markaların tercih edilmiş olması dışında kişisel bir bakış açısı içermedikleri için de fotoğrafçıları yoktur, fotoğrafı kimin çektiğini söylememiz çok güçtür. Bu fotoğrafların karşılığı resimdeki zanaatçı ressamların yaptığına çok yakındır: görüntülerin doğrudan mekanik kopyaları. Fotoğraf çok hızlı üretilebildiği için zanaatın değeri bu alanda resme oranla kısıtlıdır, tekrarlanan görüntüler sonsuz aynalarda yankılanan fotokopilere dönüşürken akılda birkaç objektif veya makine markasından fazlasını bırakmazlar.
Ama ben dijital fotoğrafçılığın açtığı yolun (minimum teknik bilgiyle sonsuz deneme yanılma şansı ve masrafsızca fotoğraf çekebilme) ümit verici olduğunu düşünüyorum. Yaşanan hiç kuşkusuz fotoğrafın ortaya çıkışıyla bir zanaat olarak resmi önemsizleştirmesine benzetilebilir. Resimde zanaatın önemsizleşmesi uzun vadede yaratıcı resmin ayrışarak daha da özgünleşmesini ve ilerlemesini sağlamıştı. "Kusursuz bir elma resmi yapmanın kıymeti yok artık, özgün bir şey yapmalıyız" . Resimde yarattığı sarsıntıdan yüzelli yıl kadar sonra fotoğrafın kendi içinde de benzer bir sarsıntı var artık. Zanaatın bu kez fotoğrafın içinde de geriye itilmiş olmasıyla özgün bakış ve kişisel anlatım bu alanda da kesin olarak tekniğin (zanaatın) önünde olduğunu gösterme şansını yakalamıştır. Yüzelli yıl önce ağır bir uğraş gerektiren resmi zanaati ucuzlaştırarak altüst edip yenileyen fotoğrafın bugün kendi içerisinde dijital devrimle daha da basitleşerek kendi zanaatini de ucuzlaştırdığını ve sonuçta yeni bir doygunluğun oluştuğunu söyleyebiliriz: "Kusursuz pozlanmış yakın çekim bir kelebek fotoğrafının kıymeti yok artık, özgün bir şey yapmalıyız".
Tıpkı küçük kızım gibi farklı yaşlarda milyonlarca kişi Dünya"nın dört bir yanında ilk fotoğraflarını çekerken "Neyin fotoğrafını niçin ve nasıl çekmeliyim?" sorusu teknik detaylara boğulmadan ilk düşündükleri oluyor. Denemek bedava, sonuç hemen ortada; yeniden denemek çok kolay. Zaman zaman pilin bitmesi dışında hiç bir kısıt ve engelleri yok. Onları kısıtlayan tek şey hayal güçleri. Teknik bilginin önemsiz olduğunu iddia edecek değilim ama eğer günün birinde büyük boyutlu baskılardan oluşan bir sergi hazırlamak isterlerse bunu gerçekleştirmeleri 10 yıl öncesine oranla çok daha kolay olacak. Yeni ve daha özgür fotoğraf dillerinin ortaya çıkacağını düşünmekte çok mu iyimserim, ne dersiniz?
Erhan Şermet