Röpörtaj / (F.Ö.-F.S.) Fotoğraftan Önce, Fotoğraftan Sonra ERGÜN TURAN
  Ceyda Celepoğlu

Hayatının fotoğraf öncesi döneminden fotoğrafçılığına, eğitimciliğine yansıyanlar ve fotoğrafa dair birikimleriyle; karşınızda fotoğraftan önce, fotoğraftan sonra Ergün Turan…

 

Şimdilerde, fotoğrafçılığıyla ve fotoğraf eğitimine kattıklarıyla tanıdığımız Ergün Turan, çocukluğunda elektrikli aletlerin mekanizmalarına ve icatlara olan tutkusunun hobiden takıntıya dönüştüğünü fark ettiği anda mühendis olmaya karar vermiş. Haydarpaşa Teknik Lisesinden mezun olduktan sonra, eğitim sürecindeki engellere takılan ve varolan bir takım boşlukları fark eden Turan’ın hayatı ve hayata bakışı, okuduğu bir dergiyle bir anda değişivermiş.

 

Bambaşka bir evrenin içinde buluvermiş kendini. O andan itibaren ‘yaşamın başka türlüde mümkün kılanabileceği, haksızlıkların, adaletsizliğin çözümlenebileceği muhtemel bir dünyanın da var olabileği’ fikrini benimseyerek; hayatını kalıpların dışına çıkararak, biri olmaya çalışmaktan çok dışındaki dünyayı geliştirebilecek bir köşe taşı olma hissini benimsemiş.

 

Hayatının fotoğraf öncesi döneminden fotoğrafçılığına, eğitimciliğine yansıyanlar ve fotoğrafa dair birikimleriyle; karşınızda fotoğraftan önce, fotoğraftan sonra Ergün Turan…

 

 


<br/>

 

 

“İlk vizörün arkasına geçtiğimde tam bir röntgenci pozisyonunda hissettim kendimi ve röntgenleme ihtiyacımı karşılayan bir aygıtla karşılaşmıştım. Hem mekanikti; çocukluğumdaki gibi kurcalayabiliyordum hem de araştırma, test etme duygumu besledi. Karanlık odaya girdim, edindiğim kitaptaki ve Mimar Sinan Üniversitesi kütüphanesinden çevirdiğim yabancı yayınlardaki testlerin hepsini yaptım.”

 

 

Sizi fotoğrafçılığa yönlendiren, hayatınızdaki fotoğraf öncesi dönemden bahseder misiniz?

 

Doğma büyüme İstanbul’luyum. Orta öğrenimden sonra mühendis olma isteğiyle Haydar Paşa Teknik Lisesi’nde okudum. Ama eğitim sistemi buna imkan tanıdımadığı için, mezun olduktan sonra girdiğim sınavla Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nu kazandım ama gitmedim. İkinci kez aynı yeri kazanınca; bu kez askere gitmemek için yalnızca kayıt yaptırdım, fakat okulu takip etmedim. Daha sonra, lise yıllarımda okuduğum bir dergiyle bir anda kendimi aktif olarak içinde bulduğum, sosyalist dünyaya geri döndüm. Yaşıtlarım, kız peşinde koşarken, ben bu dünyayı nasıl değişitirebilirim diyen bir grubun içinde soluk alıp veriyordum.

 

Konuşkan bir adam olduğum için kısa sürede eğitim sorumlusu oldum ve o dönemde eğitimci kimliğimin mayaları atılmış oldu. Sonrasında bu dönem 12 Eylül darbesiyle kesintiye uğradı. 12 Eylül darbesinin, siyasal hareketliliğimi kesintiye uğratmasını engellemek adına siyasal okumaya karar verdim ve Marmara Siyasal’a girdim. Ama okul umduğumu vermedi. Mezun olduktan sonra devlet dairelerinde çalışıp, kravat takacağımızı, mülki amir ya da banka müfettişi olabileceğimizi öğrendiğim anda istediğimin bu olmadığına karar verdim. Daha sonra İstanbul Siyasal’da yüksek lisans yaparken 12 Eylül denge değiştirip öğrenci hareketleri tekrar başlayınca; okulu bırakıp, kendimi tekrar orada ifade etmeye başladım. Fakat daha sonra bu tarz politikanın vadesinin dolmuş olduğuna karar verdim.Aktif politikayı bırakıp askere gittim.

 

Döndüğümde hayatım tam bir nadas dönemine girdi. Çünkü çok hareketli bir gençlik dönemi yaşamıştım ama artık 30 yaşındaydım ve 8 yaşında bir kızım vardı. Fotoğrafla da işte tam bu zamanda tanıştım. Döndükten sonra bir bekar evinde 3 arkadaş yaşamaya başlamıştık. Ev arkadaşlarımdan biri gazeteciydi ve bir gün gözüm duvarda asılı olan arkadaşımın fotoğraf makinesine takıldı. Ertesi gün kendisi, nasıl kullanacağımı anlatarak bir filmle birlikte makineyi bana verdi.  Bende hemen kapının önüne çıkıp, çevremi oluşturan ayrıntıları 36 kare fotoğrafladım. Fakat elimde hiçbir şey yoktu çektiklerimi göremiyordum ve bununla ilgili bir kitap almam gerektini düşünerek kitapçıya gittim. Ve kendimi şanlı bir fotoğrafçı olarak düşünmeme sebep olan, Aydemir Gökgöz’ün kitabını edindim. Hala başucu kitabımdır ve altın değerindedir, şu an basılmıyor artık.

 

Okuduktan sonra bir karanlık oda kurmam gerektiğini anladım ve o zamanların, her türlü fotoğraf malzemesini ucuza bulabildiğiniz, Polonya Pazarı’ndan edindiğim ucuz yollu malzemelerle kendi karanlık odamı kurmuş oldum. Aletim çok yoktu ama içerisine koltuk atıp, bana duvara astığım fotoğraflarımı seyredebilme imkanı tanıyan büyük bir  karanlık odam vardı. Bu bir amatör için büyük bir lükstü. Bir çok profesnonelin bile sanırım bu kadar büyük bir karanlık odası yoktur. Aynı dönem, politik dönemim içerisinde, Marksizmin toplumu anlayabildiğini ancak bireyi anlamakta güçlük çektiğini düşündüren ve o süreci sonlandırmama sebep olan fikirlerimden ötürü, sosyal psikolojiye eğildim ve Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Sosyal Psikoloji’ yüksek lisansı yapmaya başladım.

 

Bir yandan okula gidiyor, bir yandan da Mimar Sinan’da ki çizim derslerinde modellik yapıyordum. Hayatım eğitim, modellik ve karanlık oda üçgeninde ilerliyordu. Fakat fotoğraf konusunda bir noktadan sonra, o kadar yetenekli değilmişim ki, tıkandım ve bu işin yolundan geçmiş ustaların bilgi ve deneyimlerine ihtiyaç duydum. Sonrasında; modellik yaparken fotoğraf eğitimi veren bir bölüm olduğunu fark etmemle, Boğaziçi’ndeki İngilizce yeterliliğinde yaşadığım problemlerden ötürü okulu bırakmam aynı döneme denk geldi. Ardından fotoğraf bölümüne hazırlanıp, Mimar Sinan Fotoğraf bölümüne girdim.

 

 


<br/>

 

 

Fotoğraftan önceki hayatınızın, farkında olamadan sizin fotoğrafçılığınızı beslediğini düşünüyor musunuz?

 

Elbette. Fotoğrafın kendisini tanımlamam, başkalarının hayatına olan merakımdan. Neden? Parçalanmış bir ailenin çocuğuydum ben ve çocukken çokca başkalarının hayatını, aile düzenlerini merak eder, hatta ciddi ciddi röntgenlerdim pencere kenarlarından. İlk vizörün arkasına geçtiğimde tam bir röntgenci pozisyonunda hissettim kendimi ve röntgenleme ihtiyacımı karşılayan bir aygıtla karşılaşmıştım. Hem mekanikti; çocukluğumdaki gibi kurcalayabiliyordum hem de araştırma, test etme duygumu besledi.

 

Karanlık odaya girdim, edindiğim kitaptaki ve Mimar Sinan Üniversitesi kütüphanesinden çevirdiğim yabancı yayınlardaki testlerin hepsini yaptım. Fotoğrafçılığımı besleyen bir diğer etki de; 14’lü yaşlarıma kadar hayatımda varolan açık hava sinemaları… Fotoğraf alt yapımı oluşturan şeyler arasında bu yazlık sinemaların ve 60’lı 70’li yılların sinemasının çok büyük etkisi var.

 

Hatta açtığımız serginin fikir babası, üzerinde “İstanbul Hatırası” yazan panoları kullanan sokak fotoğrafçılarıdır. Çocukluğumdaki dolma, gazoz, çekirdek  keyfi yaparak izlediğim siyah beyaz Türk filmlerindeki İstanbul Hatırası panosunun önünde fotoğraf çektiren Anadolu insanın görüntüsü, nedenini çok iyi tanımlayamam ama, en etkilendiğim kare olarak gözümün önünde canlı olarak kalmıştır. Anlayacağınız, 10 yıllık bir süreci kapsayan bu serginin fikir babasının bu görsel olması çok tesadüf değildir.

 

Eğitim sürecinizde, size öncülük eden ve sizi etkileyen isimler kimler?

 

Marmara Siyasal Bilimler’de okurken, ders alma şansını yakaladığım Mübeccel Kıray… Kendisi dünyanın sayılı sosyologlarından biridir, severek derslerine katıldığım nadir hocalarımdandı.

 

Fotoğraf eğitimi aldığım dönemde hayatıma giren Sabit Kalfagil… Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar ya, benim gönlümde yatan aslan da Sabit hocadır. İnanılmaz bilgisiyle ve yaklaşımlarıyla analitik düşünmemi sağladı. Ve fotoğraf aşkıyla derslerin ayin gibi geçmesine sebep olan Kamil Fırat… Ufkumu genişletti; farklı fotoğrafçıların, farklı fotoğraflarıyla tanışmamı sağladı. Özellikle de belgesel fotoğrafçılıkta, farklı çalışmaların olduğunu gösterdi.

 

 


<br/>

 

 

Eğitimci olmaya nasıl karar verdiniz?

 

Daha lise yıllarında ki politik dönemimde aldığım eğitim sorumlukları, benim bu yanımı geliştirdi ve dolayısıyla farkında olmadan beni bu kimliğe hazırladı. Zaten eğitimci olmak çocukluğumdan beri hep hayallerimde vardı.

 

Mimar Sinan’daki eğitim sürecim içerisinde de, hayatımı fotoğraf bölümlerine hazırlanan öğrencilere ders vererek kazanıyordum. Marmara’da araştırma görevlisi olduğumda ise karanlık odada gösterdiğim performansımdan dolayı 2. sınıf dersi olan S/B Karanlık Oda dersini vermem teklif edildi. Daha sonrasında kadro alarak, kendi derslerimi vermeye başladım.

 

Kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı ve gelişti?

 

Marmara’da yüksek lisans tezimi çok bilinçli bir şekilde seçmiştim, danışman hocam Sabit Kalfagil’in de yönlendirmesiyle bu tezi kitaplaştırma fikriyle hareket ettim. Derdim; fotoğraf kitaplığına elimi uzattığım zaman elimin içine değen 5, 6 kitabın sayısını arttırabilmek duygusuydu. Bunun için yüksek lisans tezimi siyah-beyaz negatifi çözümlemek üzere seçtim ve piyasadaki 23 tane filmi alarak laboratuar koşullarında test ettim. Sonuçta 2 yılda bitecek tezimi 3 yılda tamamladım. Sonrasında 2 yıl daha üzerinde görsellerle çalıştıktan sonra 2004 yılında ilk kitabımı yayınlamış oldum.

 

Tezden sonra 2003 yılında sanatta yeterliliğe başlamıştım, yine bilinçli bir şekilde baskı aşamasını çözmem gerekiyordu. Dört yılın sonunda da onu tamamladım ve 2008 Ocak ayında tez konum olan ‘siyah-beyaz baskı’ adıyla ikinci kitabım yayımlandı.

 

Bundan sonra yapacağım şeyleri de ‘eğitim dünyasında ki boşluk nedir ve ben bu boşluğu kendi katkılarımla nasıl doldurabilirim’ düşüncesinden hareketle yapacağım. Şu an bulduğum diğer bir boşluk ise ışık ve renk bilgisi adına bir kitabın boşluğu. Yapılmış yayınlar var fakat bu derya bir konu ve şuan bu konuda bir kitap üzerine çalışıyorum.

 

 


<br/>

 

 

Kitaplarınızın amacına ulaştığını düşünüyor musunuz? Getirileri beklentilerinizi karşıladı mı?

 

Bütün bu kitapların çıkış noktası, Aydemir Gökgöz’dür. Onun yerini bir nebze de olsa doldurabilip, ona şapka çıkartmak istedim. Bunu bir akademisyenin yapması gereken zorunlu bir görev olarak düşünüyorum. Bu kitaplar şimdi üniversitelerde temel fotoğraf ve karanlık oda derslerinde kaynak olarak kullanılıyor, eğitim aracı oldu.

 

Karanlık oda konusunda benim zamanımda; elinizde bir mum karanlıkta dolaşıyor gibiydiniz. Ve sizi bu konuda aydınlatacak, elinde fenerle yol gösterecek biri ya da birşeyler yoktu. Nasıl ki ben hayatım boyunca kitaplardan, hocalarımdan, yaptığım testlerden, tekniğim ve yeteneğim elverdiğince, toparladığım bilgilerle Ergün Turan olarak bir şeyler yaptıysam; yarın bu kitapların çıtasını yükseltmeye soyunan birisine de yola çıkarken benim kitaplarım kaynak olacak.

 

Bu böyledir; taş üstüne taş koymak denen kavram bu işte. Biri bir şey yapar bir diğeri bunu aşar ve siz tarih olursunuz, benim istediğim de tarih olmak. Benim içimdeki, geçmişe şapka çıkartma isteğim ve hayatımın karanlık odada 16 saatlik çalışmayla geçen 4 yılının hakkını vermek duygusuydu. Bu iki kitap benim onlarla hesaplaşmamdır ve ben o hesaplaşmayı kendi adıma bitirdim. Kısacası kitaplarımın amacına ulaştığını düşünüyorum.

 

Nasıl ki Aydemir Gökgöz’ün kitabı bana değmişse, bana bir şeyler katmışsa bu kitaplar da birilerine mutlaka değecektir.

 

 


<br/>

 

 

Yıllarını karanlık oda ve siyah-beyaz fotoğrafa adayan biri olarak; dijital teknoljinin fotoğrafa yansıyan etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Dijital teknoloji doğası itibariyle fotoğrafı kolay elde edilebilir hale getirdi, bunun da ötesinde herkesi fotoğrafçı haline getirdi. Bunun fotoğrafçılara faydası oldu tabiiki. Özellikle de belgesel fotoğrafçılar, sosyobelgesel çalışan arkadaşlar dijital teknolojinin yarattığı atmosferden pozitif olarak etkilendi. Sokaktaki insan fotoğrafçıya aşina oldu ve artık benim fotoğrafçı arkadaşım gidip o mahallede fotoğraf çekmeye kalkıştığında, dünkü gibi yadırganmıyor. Daha tanıdık bir medyayla karşı karşıya sokaktaki insan.

 

Negatif yanı ise fotoğrafa yeni başlayan arkadaşlar adına. Dijital fotoğrafın,  fotoğrafçıyla fotoğrafı arasındaki mesafeyi saniyenin onda birine indirmesi, onlara fotoğrafı hayal etme olanağını kaybettiriyor. Fotoğrafı ortaya çıkaran hayaldir çünkü. Fotoğrafçıyla fotoğraf arasında her zaman bir mesafe olmalı, deklanşöre bastığınız anda o kayıttır, gizli görüntüdür, onu açığa siz çıkarırsınız. Negatifte arada bir mesafe vardır; o banyo aşamasında, ilk küvette görüntünün ortaya çıkma aşamasında bile siz hayal edersiniz. İşte o hayal etmenin kendisidir bence bir fotoğrafçının, fotoğraf duygusunu geliştiren şey. Yoksa fotoğrafçı milyon tane fotoğraf görse de fotoğraf duygusunu geliştiremez. Yeni başlayan arkadaşlarımda hep bu dezavantajı yaşıyorlar, fotoğrafa bakıp evet görüntü oluşmuş diyorlar.

 

Dikkat! Halbuki görüntüyü göremediğiniz zaman, o görüntüyü oluşturan tüm o bileşenler hafızanızda duruyor ve bu bir sonraki fotoğrafın ön koşuludur. Dijital teknolojinın aynı zamanda profosyoneller için de bir mesleki deformasyon yarattığını düşünüyorum. Ucuz maliyetli olduğu için çok sayıda fotoğraf çekilmeye başlandı ve çoktan seçme haline dönüştürüldü. Normalde 3 makarada çözülebilecek bir konuyu 1500 kare çekerek o alandan ayrılmak bir deformasyondur. Ayrıca photoshop, senin bitmiş fotoğrafı çekim esnasında çözme çabanı deformasyona uğratan bir teknik çabaya dönüştürüyor. Farkında olmadan kolaycılığa iterek, gözlerimizin tembelleşmesine, reflekslerimiz konusunda yavaşlamaya sebep oluyor.

 

Bence fotoğrafta başlangıç noktası göz gibi görünse de asıl iş, parmak ucunda biter. Onun için bu temel şey, aslında bir fotoğrafçı için kutsanan bir andır. Dijital teknoloji, kutsanan bu malzemeyi bir biçimde deforme ediyor. Ve biz bu kadar çok deklanşöre basarak elimizi yalama yapıyoruz, doğru anda deklanşöre basma yetimizi ellerimizle yok ediyoruz. Dijitali tam anlamıyla yadsıyamayız tabiiki, fotoğraf her zaman bir teknolojidir. Onu reddetmek fotoğrafın kendisini de reddetmektir.

 

Bir fotoğrafçı teknolojiyle barışık olmalıdır ama teknolojinin fotoğrafın doğasına zarar vereceğini hissettiği anda da teknolojiyle olan ilişkisini sorgulamalıdır. Diğer bir taraftan  işin etik boyutu da var. Dijitali gerçekliğe müdahale etmeden, estetik kaygılarla gerçeklik etkisini güçlendirebilmek adına kullanmalıyız ki  fotoğraflarımız; bir kanıt, bir  belge olma niteliğini yitirmesin.

 

 


<br/>

 

 

‘Biz’ albümü nasıl ortaya çıktı?

 

Biz albümü; Süreyya Dernek’le benim 98’de mezuniyet projemiz olarak başladı. Ana fikrinin çıkış noktasından bahsetmiştim. Aslında bizim yaptığımız orijinal bir fikir değil özünde. August Sander’in, Diane Arbus’un, Richard Avedon’un yaptığı işlerde, Edward Curtis’in Kızılderili portrelerinde bunun ipuçlarını bulabilirsiniz.

 

Bunlar okulda fotoğraf tarihi dersinde  gördüğümüz kareler arasında bizim kafamıza kazınan, tüylerimizi diken diken eden fotoğraflardı, ikimiz için de. O fotoğraflarda; fotoğrafçılar yaptıkları sosyolojik göndermelerin yanısıra aynı zamanda görsel bir tarih yarattıklarını, fotoğraflanan kişilerin her ölümlü gibi günün birinde yok olacak insanlar olduklarını bilerek çekiyorlardı. Örneğin Edward Curtis’in fotoğraflarına bakarsanız  fotoğraflardaki kişilerin de; artık kaybolmakta olduklarının bilinciyle poz verdiklerini hissedersiniz. Aslında fotoğrafın tam da orjinine gönderme yapan fotoğraflardır onlar. Fotoğraf zaten geçmişe bir göndermedir, deklanşöre bastığınızda zaten o an yok olup gitmiştir. Fotoğraf doğası gereği bir nostalji nesnesidir.

 

Fotoğraf tarihinde önemli bir ikilemde; fotoğraflanan kişinin size bakıyor  veya bakmıyor olmasıdır. Walker Evans’ın Newyork metrosunda gizlice çektiği fotoğrafları şu şekilde okumak mümkündür. “Fotoğraflanan kişi fotoğraflandığını farkında olmadığında kendisini ele verir.” Öte yandan Brassai der ki: “Fotoğraflanan kişi fotoğraflandığının bilinciyle gerçekliğini açığa vurur.” Yıllar içinde gördüğüm fotoğraflarda beni çarpan fotoğraflar ise; hep fotoğrafçıya bakan fotoğraflar olmuştur. Onun için bu projede bana bakan insanların olmasını istedim. Aynı şekilde, insanları doğal alanlarından koparıp o bakışlardaki doğal ifadeyi kaybetmemek adına stüdyoda çekmek istemedik ve İstanbul’dan çeşitlilik yaratmak istediğimizden fonumuzu sabitlemedik.

 

 Fon yardımıyla, insanları mekandan soyutlayalım, hepsini aynı düzlem üzerinde çakıştırarak eşitleyelim, hepsine aynı mesafede durarak, aynı bakış açısı ve yükseklikten onlara bakarak farklı sınıfsal, sosyal,siyasal, ekonomik düşüncelerden soyutlayıp, hepsini sıfırlayalım istedik. Herkese aynı hakkı tanıyan o fon önünde, zamana gönderme yapan, yıllar sonra da okunabilecek fotoğraflar olması adına, gündelik hayattan ipuçları bırakmak amacıyla fonun kenarlarını da dahil ederek, 16 semtte insanları fotoğrafladık. Çok orijinal bir şey değildi belki ama, bizim süzgecimizden kendi kişisel üslubunu buldu.

 

 


<br/>

 

 

Türkiye’de fotoğraf sanatının, geldiği noktadan ve gelişimi önündeki engellerden kendinizce bahseder misiniz?

 

Türkiye’de fotoğraf deyince; yarışmalara, Hayyam pasajına, İfsak’a, Fotoğrafevi’ne bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki fotoğraf  budur. Hayır fotoğraf bu değildir. Dünya ölçeğinde bakmak, düşünmek zorundasınız. En basitinden; burada dijitale dönüş varken, Avrupa’da gerek çağdaş sanat fotoğrafında gerekse klasik fotoğrafta siyah-beyazın şahlanışını görüyoruz. Geriden gidiyoruz yada geniş ölçekte bakmadığımız için üretimin ve günümüzün dışında kalıyoruz.

 

Engeller konusunda  ise  ufak örneklerle başlayayım. Örneğin usta bir fotoğrafçımızın kendisine yöneltilen “Negatiflerinizi nasıl banyo edersiniz” sorusuna; “Ben fotoğraflarımı herkes gibi 10-11 dakika yıkamam benim banyom sıradan D-76 değildir, daha fazla  boraks vardır, bu yüzden fotoğraflarımı 36-38 dakika yıkarım” diyerek yanıt veriyor ve “Bunlar gizli şeyler... Söylenmemesi lazım” diyerek konuşmayı bitiriyor. Aynı şekilde başka bir arkadaşımızın, fotoğraflarında çatlatma tekniği kullanan bir fotoğrafçıya yönelttiği “Bu tekniği çok beğeniyorum, nasıl yaptığınızı bana da söyler misiniz?” sorusuna aldığı “Yıllar içinde deneyerek bulduğum bir şeyi sana anlatacağım, sende 2 günde öğrenip iş üreteceksin, yok öyle yağma” cevabını alması, sanırım Türkiye’de fotoğrafın ilerleme kaydedememesinin esas sebebini açıklıyor. Ben bu anlayışın ve kültürün fotoğrafa hiçbir katkısı olmadığını, sadece fotoğraf tanrıları yarattığını düşünüyorum. Fotoğrafta hak ettiği yere gelmiş, bu gurura ulaşmış kişilerin fotoğraf çekmek dışında yeni gelecek nesle bırakacak bir mirasının olmaması çok bencilce geliyor bana. Öte yandan şu an fotoğrafın köşe başlarını tutmuş olan büyüklerimiz zamanında edindikleri bilgileri nereden devşirdiler diye bir sorun.

 

Elbetteki yabancı dillerden yapılan çevirilerden devşirdiler. Peki bu bilgiler nerde metin oldu, nerde kitap halini aldı? Peki siz bu bilgileri toplantılarda, seminerlerde etrafınızdaki insanlara aktarıyorsunuz. Ama o zaman onlar sizin kelamınız gibi oluyor ve siz bir tanrısınız, o bilgiye ulaşmak istiyorsanız o kişinin tedresesinden geçeceksiniz! Yok böyle bir şey. Bilgi anonim olmalı, paylaşılmalı; bunun da tek bir koşulu var. Yazıya dökmek. Bu açıdan internet ortamının sağladığı kolaylığı da unutmamak lazım. Türkiye’deki fotoğrafın gelişme seyrinde fotoğraf sanatındaki tanrıların çok önemli olduğunu ve artık bu tanrıların yerlerini peygamberlere değil de sıradan ölümlülere bırakması gerektiğini düşünüyorum. Bilgilerini  kitaplaştıranlarda var tabiiki, ama benim sözüm bilgiyi depo olarak tutup tanrılığını sürdürmeye çalışanlara. Bugün böyle bir kültürde fotoğrafın bir adım ilerlemesi çok zor.

 

 


<br/>

 

 


<br/>

 

 

 

 


<br/>

        
 
YORUMLAR
  
 
Bu sitenin isim ve yayın hakları Fotopya Fotoğrafçılık Reklam Tur. Org. San. ve Tic. Ltd. Şirketine aittir. Sitedeki paylaşımların tüm hakları ve hukuki ve cezai sorumluluğu paylaşım sahiplerine aittir. Site tarafından hazırlanan yazı, röportaj ürün incelemesi vs tüm içeriğin her hakkı saklıdır. İzinsiz olarak kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz. Bu sitedeki çalışmaların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına göre suçtur. İzinsiz kullanılarak, alıntı yapmak, yasal kovuşturma hakkı doğurur.