|
|
|
|
Röportaj :Sadık Demiröz 'Ben Fotoğrafçı Değilim'
|
|
|
Fotoğrafı bir malzeme olarak kabul eden ve kullanan bir sanatçı Sadık Demiröz. Fotoğrafın sınırlarına bağlı kalıp sanatın sınırsızlığında üretim yapmaktansa, düşünceyi ön plana alıp, bazen geleneksel bazen de dijital yöntemlerle işlerini üretmekte. Sanatçı, kullandığı malzemeyi sürekli sorgulayarak, bir anlamda "mix-media'' olarak oluşturduğu çalışmaları fotoğraf emülsiyonunu kullanarak görselleştiriyor. Türkiye’nin sayılı yaratıcı fotoğraf sanatçılarından Sadık Demiröz’le sanat ve fotoğraf üzer
|
|
|
Fotoğrafı bir malzeme olarak kabul eden ve kullanan bir sanatçı Sadık Demiröz. Fotoğrafın sınırlarına bağlı kalıp sanatın sınırsızlığında üretim yapmaktansa, düşünceyi ön plana alıp, bazen geleneksel bazen de dijital yöntemlerle işlerini üretmekte. Sanatçı, kullandığı malzemeyi sürekli sorgulayarak, bir anlamda "mix-media'' olarak oluşturduğu çalışmaları fotoğraf emülsiyonunu kullanarak görselleştiriyor. Türkiye’nin sayılı yaratıcı fotoğraf sanatçılarından Sadık Demiröz’le sanat ve fotoğraf üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Anadolu Üniversitesi GSF Grafik bölümü mezunu olan Sadık Demiröz, okulunu bitirdikten sonra üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışırken 3. yılında Amerika’dan bir burs kazandı ve Savannah College of Art and Design’da fotoğraf dalında MFA (sanatta yeterlilik) yaptı. Halen çalışmalarına kendi atölyesinde devam etmekte. Ayrıca, Maltepe Üniversitesi GSF ve Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarim Fakültesi’nde fotoğraf dersleri vermektedir.
|
|

|
Kurgu fotoğrafların dışında geleneksel anlamda da fotoğraf çekiyor musun?
Klasik anlamda fotoğraf çekmeyi çok seviyorum tabiiki. Bu benim için vazgeçilmez bir hobi gibi; pul toplamak, ava çıkmak gibi bir şey. Ama hiçbir zaman beni tatmin etmedi, yetmedi. Yani, bir yerde çok güzel bir şey yakalıyorsun, anlık raslantılar, ışık harika, konu çok güzel pat… Çekiyorsun hemen. Hele eskiden dijital yoktu sonuç görüntüyü biran önce görmek istiyorsun, ertesi günü bekliyorsun filan… Bu heyecan verici, özellikle çekim anındaki heyecanı, hele iyi bir fotoğraf yakaladıysanız, başka hiçbir yerde bulamazsınız…. Sergileseniz, ödüller alsanız, heryerde bilboard olsa da fark etmez… İşte o birkaç saniyelik heyecanı yaşamak, belki bir anlamda meditasyon, beklide yaptığım çalışmalar için birer hazırlık, gözlem bu fotoğraflar.
Kreatif fotoğraflarda, daha fazla kendini bulduğun için mi biz seni onlarla tanıdık?
Kreatif derken teknik manüpilasyonlardan bahsediyorsan eğer, ben her zaman kendimden bir şeyler katmak istedim. Malzemeyle oynadım. Bazen mühendislerin prospektüste yazdıklarının tam tersini yaptım. Anadolu Üniversitesi’ndeki geniş imkanlarla, öğrenciliğim sırasında dia banyolarımı, cibachrome baskılarımı hep kendim yaptım. Kimyasallari karıştırdım, renk filtrelerini değiştirdim.
Yıllarca herkesin bildiği yada birçok kişinin bilmediği fotoğrafın tüm malzemeleri, kimyasalları ve aşamalarıyla iç içe oldum. Öğrendim, bozdum, kendim prospektüs yazdım; yani Amerika’yı yeniden keşfettim… İçerik olarak bakarsak eğer, kendimi ifade etmek, beni etkileyen kavramları görselleştirmek beni çok daha fazla tatmin ediyor sanırım. O yüzden onları daha bana ait bir parçaymış gibi görüyorum.
Fotoğraf yarışmalarını nasıl değerlendiriyorsun? Yani bir sürü amatör fotoğrafçının da katıldığı yarışmalara, senin de katılmanı sağlayan şey nedir?
Fotoğraf yarışmalarını eğlence olarak görüyorum. Sanatsal bir olaydan daha ziyade, bir sosyal aktivite gibi. Zaten şartnamelere bakarsan; sosyal aktivitenin yanına ticari piar da eklenebilir. O kadar kısıtlamalar yapılıyor ki… O anlamda Devlet Fotoğraf yarışması sanatçıyı en fazla özgür bırakan yarışma. Ama dediğim gibi Türkiye’de bu yarışmalara katılan insanlar bunu bir sanatsal faaliyet olarak gözlerinde büyütmesinler.
Neticede bir etkinlik gibi görmek lazım, jürinin seçtiği en iyidir, en değerlidir diye bir şey yok. Yaptığın işe gerekli önemi, değeri sen kendin verirsin. Öyle olmasa Van Gogh’un resmi bırakması gerekirdi ya da Andy Warhol’un. Çünkü Van Gogh’un zamanında herkes aristokrat portreleri yapıyordu ama o postal resimleri yaptı. Aynı şekilde bunu söyleyen adamlar, 1950’lerde Andy Warhol’un işlerine ‘commercial meta’ gözüyle bakıp sanattan saymayanlardı. Zaten sanatçının dışındakiler, her zaman rutinin dışına çıkana mesafeli olurlar. Oysa yaşadığı çağı görebilen ve farkedebilen kişi sanatçıdır.
|

|
Türkiye’de fotoğraf sanatı ne durumda sence ya da böyle bir olgu var mı?
Fotoğrafla uğraşanlar fotoğrafçı olduğu sürece Türkiye’deki fotoğraf sanatı olduğu gibi kalacaktır. Bir şekilde sürekli kategorize edilmeye çalışılıyor, yok belgesel ya da olmadı deneysel, hadi olmadı stüdyo… Atölyesinde çekilmiş bir işçi portre fotoğrafı, belgesel olabilirken, aynı fotoğrafı düşük enstantene de ve farkli renkte ışıklarla çektiğinizde deneysel olabiliyor… Aslında fotoğrafın kendisi bir malzeme olarak, doğası gereği deneysel…Kendi bakış açımızdan fotoğrafı çeşitli şekillerde tanımlamaya çalışıyoruz, daha rahat algılayabilmek için, daha rahat değerlendirebilmek için. Bana sorarsanız diğerini bir kenara itip, bizimkini ön plana çıkarabilmek için.
Çünkü bu yok saymaktan biraz daha akıllıca. Ama sanat o kadar geniş bir yelpaze ki hele çağımızda, o yüzden çok uzağız dünyada olanlara. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki; komplike bir çağ. Bütün felsefe, sanat akımlarının, her şeyin biriktiği bir çağdayız. Bu biriken şeylerin hiçbiri çöpe gitmiyor. Mesela 50’lerde daha az şey vardı ama şimdi 2000’lerde o kadar çok sanat akımı, o kadar çok yenilik, o kadar farklı düşünce var ki, sizin bunlardan bihaber hala fotoğrafı bile tek tip hale getirmeye çalışmanız, bunu bir özlem olarak bile duymanız 60’lar, 70’ler nostaljisidir. Sıtkı Erinç hocamın deyişiyle kültürel tıkanıklıktır.
Yaptığın şeyi kısaca tanımlamak gerekirse, yalnızca bir fotoğrafçı değilsin herhalde?
Ben fotoğrafçı değilim zaten….
Biraz da fotoğrafın gerçekliği üzerine konuşalım.
Gerçekle gerçeklik farklı şeylerdir. Sanatçı günlük yaşamdaki gerçekleri yada kanıksadığımız gerçekleri, görmeye alışık olmadığımız şekilde bize sunar. Geçip giderken farkına varmadığımız ve bir bütün olarak görmeye alışmadığımız tek tek gördüğümüz görüntüleri bir hikayeye bağlayarak sunar. İzleyenin kendi içinde bekleyen dürtülerini uyandırır. Sadece belge niteliği taşıyan, bir noter ürünü değildir bu. Ama fotoğrafın sanat kısmını tanımlayanlar fotoğraf endüstrisine hakim insanlar veya duygusal gazeteciler olduğu için hep malzeme ön plandadır.
Çünkü aslında onlara göre fotoğraf makinesi bir kanıttır, kimlik belgesi gibidir. Ama fotoğraf makinesı aynı zaman da yanlış bilgi verir ve yalan söyler. Fotoğrafla ilgili birçok tanım yapılabilir. Bunların büyük bir kısmı malzemeyle ilgilidir. Işığı, kompozisyonu, doğru anı vb... Çünkü bu tanımı yapan insanlar fotoğrafa o gözle bakan insanlar. Ama sanat tanımlarına baktığın zaman, bir malzeme görmezsin içinde. Platonun da dediği gibi ‘Sanat, bilginin başka bir biçimidir’. Sanat çok daha farklı bir şey. Onun gerçek olup olmadığından daha ziyade sanatçının ortaya ne koyduğu çok daha önemli.
|

|
Dijital kurgularınla, geleneksel yöntemlerle yaptığın kurguların değeri aynı mı senin için?
Antika değeri olarak geleneksel yöntemle yapılan işler daha değerli olabilir tabii. Ama benim için sonuç görüntü önemli, hangi teknikle ürettiğim değil. En basitinden Picasso’nun Guernica’sı tuval üzerine yağlı boya değil de başka bir şekilde üretilmiş olsaydı, bu onun sanat değerini düşürür müydü? Hayır. Çünkü orada başka bir enerji, başka bir duruş var. Bir işin zamana daha fazla dayanıyor olması, fotoğrafın teknolojik zayıflığından kaynaklanan ve fotoğrafçıların altyapılarının zayıflığından kaynaklanan bir endişedir aslında. Sanatçı böyle şeylerle uğraşmaz, sadece üretir ve gider. Kim, nasıl muhafaza ederse etsin ilgilenmez.
Peki, o zaman kullanılan materyal değil de içerik midir önemli olan?
İçerikle biçim her zaman iç içedir. Sanatçı bir şeyi en basit haliyle de yapar. Zaten ‘less is more’ diye bir laf vardır sanatta. Az olanı veya basit olanı yapmak daha zordur. Kullandığı malzeme sanatçının tercihidir tamamen. İçgüdüsel olarak rastlantıları değerlendirir ve aklındaki eseri nasıl sunacağına dair tercihini yapar. Bunun tersi olan şeyler zaten bu işin zanaat kısmıyla uğraşan, sanat kısmından uzak kalan insanların yorumudur. Mesela Starn Twins diye fotoğrafçı ikiz kardeşler var, Amerika’da çok ünlüler. Bunların bir dönem işleri sadece fotoğrafları yırtıp, birbirine bantla yapıştırdıkları işlerle doludur. Ve bu işler müzelerde inanılmaz fiyatlarla koleksiyonlara alınmıştır.
O halde, fotoğrafı malzeme olarak kullanan bir insanı, sanatçı yapan kriterler nelerdir?
Bir sanatçıyı sanatçı yapan kriterler nelerse onlardır. Mesela çağını görüyor olması, etrafındakilerin farkında olması, kendinin farkında olması, direnmesi, cesaretli olması, o ana kadar yazılmış kuralların dışında işler yapabiliyor olması, bıkmadan usanmadan üretebilmesi… Bütün bunlar sanatçıyı, sanatçı yapan özelliklerdir. Sanat gelinebilecek en üst noktadır zaten. Bir doktor kendi işini bırakıp sanatçı olabilir ama bir sanatçı sanatı bırakıp doktor olamaz veya başka bir şey yapamaz. Yani yaşam koşulları onu başka işler yapmaya itebilir ama kimliğini değiştirmez.
|

|
Etkilendiğin sanatçılar kimlerdir?
Joel Peter Witkin, Marcel Duchamp, Andy Warhol, Starn Twins, Jan Saudek, Yunus Emre gibi sanatçılar var. Mesela Marcel Duchamp çok zeki birisi, anlattığı yaptığı işlerle, çözümlemelerle resmen dalga geçiyor insanlarla. Veya Andy Warhol da çok zeki bir adam. Yaptığı işlerindeki tekrarlardan çok etkilenmiştim.
Bende de vardır mesela; bir şeyi tekrar tekrar kullanmak, aynı zemin içerisinde onu devam ettirmek. Aynı zamanda çağının sanatçısı. Örneğin domates kutusunun resmini yapmasını; “Bana ait bişey çünkü hergün öğlen yiyorum. İlle gidip ağaç resmi mi yapmak gerekiyor, ya da çıplak kadın ya da absürd şeyler mi yapmak gerekiyor” diyerek izah etmiştir.
Diğer sanatçıları anlıyoruz da Yunus Emre’de seni etkileyen nedir?
Yunus Emre, her şeyi bırakmış bir inanç peşinde koşmak için, benim için gerçeküstü bir durum bu. Bir lafı vardır; “Ummanlar içinde susuzum beni kandıracak umman bulunmaz.” Kendini inandığı şeye o kadar bağlamış ki, fiziksel gerçekliklere yalan diyor. Yani insanlar gerçeklerle ilgilenmez onun kendilerinde yarattığı gerçeklikle ilgilenir.
|

|
Son olarak, ‘Buralar bana yetmiyor, ben de Amerika’ya gideceğim’ diyenlere var mı öneriniz?
Eğer yurtdışına elinizde boş bir valizle gidip, orada bir şeyler öğreneceğim diye giderseniz hiç bir şey yapamazsınız. Buradan giderken o valizinizin dolu olması lazım, işle dolu anlamında söylemiyorum, sizle dolu olması lazım. Geçmişinizle, her şeyinizle, nereden geldiğinizle dolu olması lazım. Sizin farklılığınızı ortaya koyacak zekice çözümler üretebilmeniz lazım. Ama bir Amerikalı gözüyle değil…
Burada, 3. Dünya ülkesinde doğmuş büyümüş, yüzde doksandokuzu Müslüman bir ülkeden gelen bir insan gözüyle olaylara farklı yaklaşabilmeniz lazım. Sizi fark etmeleri, dikkate almaları için; sizin farklı bir çözüm olduğunuzu onlara gösterebilmeniz lazım. Yoksa sizin onlar için yapacağınız her türlü taklit iş, en kaliteli fotoğraf bile olsa, dikkat çekmeyecektir. Öyle ortalarda kalacaktır. Ancak reklam fotoğrafı yapabilirsiniz. Yani sizin içinizde yaşadığınız ülke olmalı Yunus Emre olmalı, Mevlana olmalı. Sizi siz yapan özellikler olmalı nereden geldiğiniz, acılarınız, duygularınız olmalı. Zaten bunu yapabilen insan her yerde fark edilir.
|

|
|

|
|

|
|

|
|

|
|

|
|

|
|

|
|
|
|