|
|
 Portre Fotoğrafı: Cengiz Karlıova
|
Neden ‘Panayır’? Panayırları fotoğraflamak istemenizin altında yatan sebepler neler?
Öncelikle, fotoğrafa olan tutkumun sebebi; hakikatin aranması, hatırlanmaya değer olguların, olayların ifade edilmesi açısından önemli bir araç olduğunu düşünmem.
Beni ‘Panayır’ çalışmasına yönelten ise çocukluğumda yaşadıklarım. Ben Düzce’de, bir taşra onar sında büyüdüm. Orada her yaz, 15 günlüğüne kurulan panayırlar, çocukluğumun en güzel anılarından ve heyecanlarından biridir. Oradaki eğlenceyi ve yaşadıklarımı unutamıyorum. Yıllar onar, fotoğrafla ilgilenmeye başladığımda Düzce’de panayırlar bitmişti. 1970’lerde Anadolu’ya yaptığım geziler sırasında yeniden panayırlarla karşılaştım. Çocukluğumla beraber çok gerilerde kalan, panayırları tekrar görmek beni çok heyecanlandırdı ve bu kültürel olgu üzerinde çalışmak istedim. Yine küçük harçlıklarıyla eğlence için ortalıklarda koşuşturan çocuklar vardı ve panayırın özünde değişmeyen bir şeyler olduğunu düşündüm. Zaman akıp gitse de sanki bir öz vardı hissetiğim ve bunu ortaya çıkarmak için bir çabaya giriştim. Proje böyle olgunlaşmaya başladı ve epeyce de sürdü. 99’da karar vermiştim ve bu kararla Kuzey Batı Anadolu’nun taşra kasabalarında ve bazı köylerinde halan devam eden panayırları fotoğrafladım. Bunlar son panayırlar diyebiliriz.
|

|
Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde; Türkiye sosyobelgeselin neresinde?
Çok önemli bir yerde olduğunu söyleyemeyiz, en önemli örnekleri Batı’da yapılıyor. Yine Magnum ajansı dünyanın en önemli ajansı, bu konuda en nitelikli işleri çıkaran kişileri bünyesinde barındıran bir kültür.
Son zamanlarda gençlerin ilgisinin artmış olmasına rağmen, fotoğrafçılık Türkiye’de çok yaygın ve ilerlemiş bir uğraş değil. Hele ki sosyobelgesel çok ciddi yapılması gereken ve sonrasında kitaplaşması, ore e ve dergilerde yayınlanması gereken fotoğraf demek. Bir konu dahilinde, çektiğiniz fotoğrafların bir bütün olarak anlam ifade etmesi gerek. Türkiye’de ki en önemli örnekleri; bildiğiniz üzere Ara Güler’in “Eski İstanbul” fotoğrafları ve daha öncesinde devletin yönlendirmesiyle yapılmış bazı işlerdir. Daha ore 60’lı yıllarda Anadolu’nun yeniden keşfedilmesiyle Gültekin Çizgen gibi fotoğrafçılarımız bu olguyu tekrar hareketlendirmiş oldu ama beklenen verim alınamadı.
|

|
Bir fotoğrafçı olarak, ‘Belgesel Fotoğraf’ı seçmenizde ki nedenler?
Bence belgesel, doğrudan fotoğraf tekniğiyle yapılan ve gerçeğe ulaşmada kullanabileceğimiz çok etkili bir araç. Ben kurguyu, montajı ve diğer teknikleri sevmiyorum; belgesel bana daha yakın geliyor. Hakikat, peşinden koşmaya değer bir amaç olarak görünüyor bana. O yüzden doğrudan fotoğraf tekniğiyle yapılan belgesel fotoğraf benim için her zaman cazip oldu ve o yönde çalışan ustaları örnek aldım hep kendime, izlemeye çalıştım.
|

|
Belgesel fotoğraf ve siyah- beyaz ilişkilendirmesini yapabilir misiniz? Size göre belgesel fotoğraf siyah- beyaz mı olmalı?
Belgeselde siyah-beyaz olması tesadüfi değil, yalnızca filmin getirdiği bir özellik olarak algılanmamalı. Siyah- beyaz haliyle fotoğraf bence temsil ettiği şeyin özüne daha yakın görünüyor. Bir nevi soyutlama diyebiliriz. Renklerin albenisinden uzak durduğundan anlatılmak istenenin özüne felsefi olarak daha yakın duruyor. O haliyle çerçevenin içinde nesneler hep eşit mesafededir; yani kırmızının etkisi, yeşilin bir başka etkisi yoktur da nesnenin kendi ifadesi, saf haliyle orada duruyor gibidir.
|

|
Türkiye’de ki sosyobelgeselciler arasından beğendiğiniz isimler ve aklınızda kalan projeler hangileri?
İsim vermek zor ve tehlikeli de ama belgesel fotoğraf deyince benimde takdir ettiğim Ara Güler, renkli çalışmalarıyla Gültekin Çizgen ve genç kuşaktan; Arif Aşçı, Cengiz Karlıova, Merih Akoğul… Proje olarak Merih Akoğul’un projeleri; her biri ciddi bir prodüksiyon olarak görünür bana, o bakımdan başarılı bulurum.
|

|
Fotoğraf başlarken; sizi fotoğrafa yönlendiren şeyler neydi ya da isimler?
Düzce’de büyüdüğüm için çok dar bir çevreydi ve çevremde ya da ailemde fotoğrafla, hatta sanatın herhangi bir dalıyla ilgilenen kimse yoktu. Ancak annemin anlattığı kadarıyla; daha bebekken annem beni asma yapraklarının altında bırakırmış ve saatlerce yaprakların ışıkta görüntülerine bakarmışım hiç ağlamadan. Görmeye karşı tutkumu, görünenin arkasındaki şeyi fotoğrafla ortaya koyma gayretimi o zamanlara bağlayabiliriz. Ortaokul çağlarında ise komşumuzdan edindiğim Eczacıbaşı yıllıkları fotoğraf adına çok etkilemiştir beni ve tabii ki sinemalar. Fotoğraf çok sonra hayatıma girdi ama ilk ilgi duymaya o çağlarda başladım. Çalışmaya başlayıp, ekonomik bağımsızlığımı kazandıktan sonra da ilk makinemi aldım, İfsak’ta kurslara geldim. Sonrasında daha ciddi yürümeye başladı her şey, bir şeyler ortaya koymaya başladım, ardından sergiler, yarışmalar…
|

|
Tarzınızı geliştirmenizi sağlayan yayınlar ve etkilendiğiniz fotoğraf sanatçıları hangileri?
Hugent Smitt, Ara Güler’in ‘Eski İstanbul’ fotoğrafalrı, Gültekin Çizgen’in ‘Türkiye Fotoğrfaları’, Joseph Koudelka’nın “Çingeneler” ve “Sürgün” projeleri çok etkileyiciydi benim için.
|

|
Hızla ilerleyen dijital teknolojinin fotoğrafa yansıyan olumlu, olumsuz etkileri neler sizce?
Her şey bir araç fotoğraf için, öyle bakarsak analog sistemlerden sonra bunu da bir araç olarak görmek gerek. Bana büyük artıları olduğunu düşünüyorum. En başta, düşük ışık koşullarında yüksek ‹SO değerlerine çıkan dijital makinelerin filmlerden dahi iyi sonuç vermeye başladığını görmeye başlıyorum, bu çok önemli. Panayır fotoğraflarını çekerken fotoğrafları 1600 ISO’ya itelemek zorunda kaldım örneğin. Fakat şuan 3200 ISO’da bile full frame makineler çok iyi sonuç veriyorlar, renkli çekip siyah-beyaz yapabiliyorsun.
Analog makinelerde ki süreç benim için bir ritüeldi tabii ki. Bekleme sürecinin heyecanı ve sonuçta çok güzel bir şey çıkardıysanız kendinizi ödüllendirilmiş gibi hissetmeniz, apayrı bir duygu. Analog’un getirdiği bir disiplin var, dijitalde böyle değil ama öğreneceğiz. Çünkü sosyobelgesel çalışmalarda makine fotoğrafçı ve konu arsında bir engel olmamalıdır. Ayrıca şu haliyle dijital makineler çok hantal ve gürültülü bunlar bizim yapmak istediğimiz şeyler önünde birer engel. Bunu en aza indirmeli, makineyi görünmez kılmalı. Hatta kendimizi de görünmez birer adam haline getirmeyi başarabilsek ideal olacak, ama olmuyor tabii ki.
|

|
Sizce, belgesel fotoğraf çekenlerin ele aldıkları konuyu içselleştirmeleri gerekiyor mu?
Kesinlikle, evet. İçselleştirmeden çok başarı elde edemez, özdeşleşmesi gerekiyor. Onu harekete geçirmesi gereken nedenler olması gerekiyor, konu seçiminde.
Yakın zamanda bizlerle paylaşacağınız bir proje var mı?
Şuna kitaplaştırmaya çalıştığım üç kişilik bir proje olan “Yağlı Güreş” var. Sünnet üzerine çalışıyorum şu an. Bir de geleneksel düğünleri izliyorum şuara Güney Batı Anadolu’da böyle bir projeyi gerçekleştirmek istiyorum ilerleyen zamanlarda. Var yani yavaş yavaş olgunlaşan, beni içine çeken projeler.
|

|
Sosyobelgesel çalışacak genç arkadaşlara tavsiyeleriniz neler?
Kendilerini geliştirmek için dünyada yapıla gelen işleri takip etsinler. Kendilerine içselleştirebilecekleri konular seçip üzerinde; hiç bıkmadan, sabırla, özenle çalışmalarını tavsiye ediyorum. Ben her zaman belgeseli; bir adada yalnız kalan birinin bir şişenin içine mesaj yazıp, hangi sahile vuracağını bilmeksizin, suya bırakmasına benzetiyorum. Birebir karşılığı yok yaptıklarınızın. Yapıyorsunuz ama ondan sonra ne kadar özgünse ne kadar değerliyse kendi içinde, zamanla yerini buluyor.
|

|
|