Fotoğrafı sizin için etkili kılan sizde uyandırdığı duygu ise veya direkt olarak bir duyguyu yansıtmalı diyor iseniz, fotoğrafın içinde illaki bir insan figürü olmalı mı?
- Kesinlikle hayır, program ‘Ve ‹nsan’ın altında ‘O an’lar zaten, içinde insan da olur tabiat da. Asıl önemli olan; bu alemde ki her şeyin ayrı bir hikaye anlatıyor olması, yeter ki göresiniz, görmek işin özü. ‘O an’ foto muhabirleri, o anları görmese ben onun üzerine şuan bunları söyleyemiyor olacaktım mesela.
Fotoğrafın bu kadar içine girdikten ve onlara hikayeler yazmaya başladıktan sonra sizde ne gibi değişimler oldu, hayata dair farkındalığınız üzerinde nasıl bir etki bıraktı?
- O çok enteresan bir şey zaten, bizim meslekte ince bir çizgi üzerinden gidersin, kanıksama ve duyarlı olma noktasında iyi yapmalısın ayrımı. Eğer durumu kanıksarsanız işinizin gerekliliklerini yerine getiremez ve haberi de göremez hale gelirsiniz, çok fazla duyarlı yaklaşırsanız da doğru olmaz, bu seferde objektif bakış açısından çok fazla uzaklaşırsınız.
Bu anlamda özellikle fotoğraf okuma bana kendime hakim olmayı öğretti, önümde dünyanın içinden sorunlara dair fotoğraflar var hepsinin kendi içinde duyarlı bir yanı var elbette, bıraksam kendimi o fotoğrafta görünen kişinin mağduriyetine sebep olanlara demediğimi bırakmamam gerekiyor. Aynen bilgisayarda işlem yaparken bir anda karşınıza çıkıveren bu işlemi yapmak istediğinizden emin misiniz, evet mi? hayır mı? sorguları gibi, kendime benzer bir kontrol mekanizması oluşturdum. Bu bir nevi vicdan, hatta ta kendisi! Bu kontrol mekanizması, mesleğimin etik yanına benim açımdan daha bir rafine hal getirdi, baktığın resim seni alıp götürürken, dur bir de diğer tarafından bak demeyi öğretti bana.
Fotoğraflar için yazdığınız özel yazılar, bizde daha öncesinde hikaye veya öykü yazmakla ilgili bir geçmişiniz olup olmadığı merakını uyandırıyor.Böyle bir geçmişiniz var mıydı? Yoksa, sizin için de yeni bir keşif mi oldu?
- Yazılı haber olarak yalnızca bir tane var, o da Sabah gazetesinden Zafer Mutlu’nun ısrarı üzerine 17 Ağustos depreminde o gecenin ve sonrasında sokağa çıkma telaşının hikayesiydi. Herhangi bir şiir, hikaye veya öykü geçmişim de yok, bu anlamda kendimi yeniden keşfetmiş oldum beklide…
Yalnız; televizyon haberi yazarken zaman içinde kendi üslubumun geliştiğini fark ediyorum, edebiyata meraklıyım ve Türkçe’nin doğru kullanılması konusunda da oldukça hassasım o ayrı mesele.
Hasber kader hepsi bir yerde toplandı ve bu iş çıktı ortaya, zaman zaman nerden çıkardım bu işi başıma diyorum, bu işin esprisi tabiî. O altı fotoğrafı seçerken, fotoğraf bakmanın yanı sıra, gazeteleri okuyorum, başka yayınlar karıştırıyorum, konunun araştırmalarını yapıyorum; bu olay günde 3-4 saatimi alıyor, yemeğe bile çıkamıyorum çoğu zaman.
Habercilik hayatınızda benim için dönüm noktası dediğiniz bir olay veya proje oldu mu?
- Tabii ki Irak savaşı ve Yugoslavya iç savaşı. Birincisi bu deneyimler sayesinde ilk ciddi yurt dışı deneyimimi yaşadım, gerçek haber koşuşturmasını anladım, bir ikincisi haberciliğin tutku denen kavramla ne kadar bağlantılı olduğunu gördüm. Çok sonraları fark ettim ve kendi kendime dedim ki; ben ciddi ciddi hayatımı çok fazla tehlikeye atmışım…
Diğer bir dönüm noktası ise, ilginçtir ki 12 Eylül darbesinin yaşandığı dönemdir. TRT’ye ilk başladığımda iç politika muhabiriydim, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı, siyasi partiler derken epey de önemli bir yerim vardı, keza yine ustamda aynı şekilde fazlasıyla iyi bir yerdeydi. Tabii darbe olunca hiçbir şey kalmadı, ne başbakanlık ne cumhurbaşkanlığı ne de siyasi partiler, bir anda hayatım Mamak’ta geçmeye başladı. O süre zarfında polis adliye muhabirliği yaptım, bütün gün mahkeme salonlarında oturup duruşmaları izliyordum.
Çok sonradan öğrendim ve kavradım ki iyi gazetecilerin yolu adliye muhabirliğinden geçiyormuş, bu noktada çok fazla deneyim kazanmış oldum. Bu dönemin bana kattığı olumlu etkiler tartışılmaz ama öte yandan negatif etkileri de olmadı değil. O ortam beni işimden soğuttu, mesleğimden değil tabii ki, işle meslek arasındaki ince çizgiye dikkat çekmek isterim. Soğuma nedenim ise o dönemde çok fazla iş olmaması ve yalnızca mahkemeleri izliyor olmamdı.
Bu sebepten de TRT’den ayrıldım, çok farklı bir sektöre kayarak 4 yıl boyunca dayımla birlikte tavukçuluk yaptım. Bu işten ciddi paralar kazanmama rağmen, 4 yılın sonunda bu iş benim işim değil dedim ve kendimi ait hissettiğim yerde olmak istedim. TRT’ye giderek İstanbul’da olmak kaydıyla tekrar dönmek istediğimi söyledim, olur dediler ve benim için serüven tekrar başlamış oldu. 87 ‘de TRT’ye döndükten hemen sonra, Yugoslavya iç savaşı başladı zaten, sonrada Körfez savaşı. Savaş döneminde oralarda bulunup, o süreci takip ettim.