Oğuz Haksever An’lar
  Ceyda Celepoğlu

Kamu ağırlıklı bir yapının içinden yetişip gelerek, annesinin reddiyle tutkuyla bağlı olduğu tiyatro sanatını bir kenara bırakarak, işletme okumaya karar veren ve yine annesinin ısrarı üzerine TRT’de habercilik serüvenine başlayan, Oğuz Haksever’le habercilik hayatına, fotoğraf sanatına bakışına ve ‘O an’ lara dair samimi ve hoş bir röpörtaj gerçekleştirdik.

 

 

Kamu ağırlıklı bir yapının içinden yetişip gelerek, annesinin reddiyle tutkuyla bağlı olduğu tiyatro sanatını bir kenara bırakarak, işletme okumaya karar veren ve yine annesinin ısrarı üzerine TRT’de habercilik serüvenine başlayan, Oğuz Haksever’le habercilik hayatına, fotoğraf sanatına bakışına ve ‘O an’ lara dair samimi ve hoş bir röpörtaj gerçekleştirdik.

 

Hatta keyifle gerçekleşen bu röpörtajın devamında; her akşam merakla beklediğimiz hikayecimiz Oğuz Haksever,  Fotohaber okuyucularına özel hikayelerle diğer sayılarımızda da bizlerle olmaya devam edecek.


 

 

 

‘O an’ların hikayelerini biriktiren, ‘O an’ lara sıkışıp kalmış insanların sahne aldığı ve

‘O’ yaşamların sahnelendiği  tiyatronun perdelerini bizim için aralayan kişilik…

Yatmadan önce bize dünyadan masallar okuyan günümüzün meddahı…

 

 

Kişisel olarak fotoğrafla olan ilişkiniz ne zaman başladı? Fotoğraf okumanın dışında fotoğraf çekmekle de ilgileniyor musunuz?

 

- Çok heveslendim bir ara, ama sebat gösteremedim. Sebat gösterebilseydim iyi bir şeyler çıkarabilirdim belki, çünkü aileden gelen plastik bir yanım var; çizim konusunda yetenekliyim, müzik kulağım var, televizyonla uğraştığımdan bir  görsel hafızam zaten var. Ama ben şimdilik, o işi oğluma devrettim; o çekiyor,  güzel şeylerde ortaya çıkarıyor hani. 

 

Fotoğrafa veya fotoğraf sanatına hangi açıdan yaklaşıyorsunuz? Fotoğrafı, ışığın ve tekniğin uyumu olarak mı değerlendiriyorsunuz, yoksa fotoğrafta asıl etkinin yansıttığı duyguya mı bağlı olduğunu düşünüyorsunuz?

 

- (Oğuz  bey, muzip bir gülüşle başlıyor söze) Aslında; ışığında duyguya  bağlı olduğunu  düşünüyorum. Beş senedir o kadar çok fotoğraf  gördüm ya, ben bu işin içinde bir sihir olduğuna inanmaya başladım. Hatta ilk ‘O an’lar kitabında; ben bu işin içinde bir sihir olduğuna inanmaya başladım hatta onun sınırlarında geziyorum, bir gün öte tarafa geçebilirim arkadaşlar diyerek önsözde de belirttim.

 

Cidden bu işin içinde  bir tuhaflık, bir sihir olduğuna inanıyorum. Bir seferinde Ara Güler’le röportaja giden muhabirimize de sordurdum, aynı şekilde Ara Güler de: ‘İnsan sevdiğinin fotoğrafını güzel çekermiş’ diye cevap vermiş (Bu kez hepimiz birden gülümsüyoruz). O duygu anında deklanşöre basmak…Bir takım hikayeler dönüyor ama anlayamadım; ışığın niteliği, düştüğü yer çok önemli, nasıl bir alemse bana kendi klişelerinden uzak bir şeyler üretme imkanı sağlıyor. Benim tek korktuğum nokta ise yaklaşımda dahi tekrara düşmek, kaçtığım bir durum bu ve fotoğraf bana o durumdan uzak kalma imkanı sağlıyor. Benim gibi düşünenler çıkacaktır elbet…

 


<br/>


<br/>

 

 

Fotoğrafı sizin için etkili kılan sizde uyandırdığı duygu ise veya direkt olarak bir duyguyu yansıtmalı diyor iseniz, fotoğrafın içinde illaki bir insan figürü olmalı mı?

 

- Kesinlikle hayır, program ‘Ve ‹nsan’ın altında ‘O an’lar zaten, içinde insan da olur tabiat da. Asıl önemli olan; bu alemde ki her şeyin ayrı bir hikaye anlatıyor olması, yeter ki göresiniz, görmek işin özü. ‘O an’ foto muhabirleri, o anları görmese ben onun üzerine şuan bunları söyleyemiyor olacaktım mesela.

 

Fotoğrafın  bu kadar içine girdikten ve onlara hikayeler yazmaya başladıktan sonra sizde ne gibi değişimler oldu, hayata dair farkındalığınız  üzerinde nasıl bir etki bıraktı?

 

- O çok enteresan bir şey zaten, bizim meslekte ince bir çizgi üzerinden gidersin, kanıksama ve duyarlı olma noktasında iyi yapmalısın ayrımı. Eğer durumu kanıksarsanız işinizin gerekliliklerini yerine getiremez ve haberi de  göremez hale  gelirsiniz, çok fazla  duyarlı yaklaşırsanız da doğru olmaz, bu seferde objektif bakış açısından çok fazla uzaklaşırsınız.

 

Bu anlamda özellikle fotoğraf okuma bana kendime hakim olmayı öğretti, önümde dünyanın içinden sorunlara dair fotoğraflar var hepsinin kendi içinde duyarlı bir yanı var elbette, bıraksam kendimi o fotoğrafta görünen kişinin mağduriyetine sebep olanlara demediğimi bırakmamam gerekiyor. Aynen bilgisayarda işlem yaparken bir anda karşınıza çıkıveren bu işlemi yapmak istediğinizden emin misiniz, evet mi? hayır mı? sorguları gibi, kendime benzer bir kontrol mekanizması oluşturdum. Bu bir nevi vicdan, hatta ta kendisi! Bu kontrol mekanizması, mesleğimin etik yanına benim açımdan daha bir rafine hal getirdi, baktığın resim seni alıp götürürken, dur bir de  diğer  tarafından bak demeyi öğretti bana.

 

Fotoğraflar için yazdığınız özel yazılar, bizde daha öncesinde hikaye veya öykü yazmakla ilgili bir geçmişiniz olup olmadığı merakını uyandırıyor.Böyle bir geçmişiniz var mıydı?  Yoksa, sizin için de yeni bir  keşif mi oldu?

 

- Yazılı  haber olarak yalnızca bir tane var, o da Sabah gazetesinden Zafer Mutlu’nun ısrarı üzerine 17 Ağustos depreminde o gecenin ve sonrasında sokağa çıkma telaşının hikayesiydi.  Herhangi bir şiir, hikaye veya  öykü  geçmişim de yok, bu anlamda kendimi yeniden keşfetmiş oldum beklide…

 

Yalnız; televizyon haberi yazarken zaman içinde kendi üslubumun geliştiğini fark ediyorum, edebiyata  meraklıyım ve Türkçe’nin doğru kullanılması konusunda da oldukça hassasım o ayrı mesele.

 

Hasber kader hepsi bir yerde toplandı ve bu iş çıktı ortaya, zaman zaman nerden çıkardım bu işi başıma  diyorum, bu işin esprisi tabiî. O altı fotoğrafı seçerken, fotoğraf bakmanın yanı sıra, gazeteleri okuyorum, başka yayınlar karıştırıyorum, konunun araştırmalarını yapıyorum; bu olay günde 3-4 saatimi alıyor, yemeğe bile çıkamıyorum çoğu zaman.

 

Habercilik hayatınızda benim için dönüm noktası dediğiniz bir olay veya proje oldu mu?

 

- Tabii ki Irak savaşı ve Yugoslavya  iç savaşı. Birincisi bu deneyimler sayesinde ilk ciddi yurt  dışı  deneyimimi yaşadım, gerçek haber  koşuşturmasını anladım, bir ikincisi haberciliğin tutku denen kavramla  ne kadar  bağlantılı olduğunu gördüm. Çok sonraları fark ettim ve kendi kendime dedim ki; ben  ciddi ciddi hayatımı çok fazla  tehlikeye  atmışım…

 

Diğer bir dönüm noktası ise, ilginçtir ki 12  Eylül darbesinin  yaşandığı dönemdir. TRT’ye ilk başladığımda iç politika muhabiriydim, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı, siyasi partiler derken epey de önemli bir yerim vardı, keza  yine  ustamda aynı  şekilde fazlasıyla iyi bir yerdeydi. Tabii darbe olunca hiçbir şey kalmadı, ne başbakanlık ne cumhurbaşkanlığı ne de siyasi partiler, bir anda hayatım Mamak’ta geçmeye başladı.  O süre zarfında polis adliye muhabirliği yaptım, bütün gün mahkeme salonlarında oturup duruşmaları izliyordum.

 

Çok sonradan öğrendim ve kavradım ki iyi gazetecilerin yolu adliye muhabirliğinden geçiyormuş, bu noktada çok fazla deneyim kazanmış oldum. Bu dönemin bana kattığı olumlu etkiler tartışılmaz ama öte yandan negatif  etkileri de olmadı değil. O ortam beni işimden soğuttu, mesleğimden değil tabii ki, işle meslek arasındaki ince çizgiye dikkat çekmek isterim. Soğuma nedenim ise o dönemde çok fazla iş olmaması ve yalnızca mahkemeleri izliyor olmamdı.

 

Bu sebepten de TRT’den ayrıldım, çok  farklı bir sektöre kayarak 4 yıl boyunca dayımla birlikte tavukçuluk yaptım. Bu işten ciddi paralar  kazanmama rağmen, 4 yılın sonunda bu iş benim işim değil dedim ve kendimi ait  hissettiğim yerde olmak istedim. TRT’ye giderek İstanbul’da olmak kaydıyla tekrar dönmek istediğimi söyledim, olur dediler ve benim için serüven tekrar başlamış oldu. 87 ‘de TRT’ye döndükten hemen sonra, Yugoslavya iç savaşı başladı zaten, sonrada Körfez savaşı. Savaş döneminde oralarda bulunup, o süreci takip ettim.

 


<br/>


<br/>

 

 

Tüm televizyonlarda savaş farklı yönlerden ele alınırken, sizin buradaki asıl etki alanı olan insan faktörünü keşfetmeniz ve buna odaklı farklı bir şeyler sunma fikri, yapılmamış bir şey yapma kaygısından mı ortaya çıktı? Yoksa amaç, yalnızca savaşın insani boyutuna mı dikkat çekmekti?

 

- Bir nevi kurumun yapısı olarak savaşa karşıt olmanın getirdiği bir durum, biz savaşın bu boyutuna da bakmalıyız dendi ve bana verildi bu görev. Duygu hüzün demek değildir, tepkili olmak zorundasınız, zaten siz bir şey hissetmezseniz yazdığınız yazı da, çektiğiniz fotoğraf da duygusuz olur.Yaptığımız olayın bir ahlaki ve sosyal sorumluluk yanı vardı anlayacağınız. Türkiye’deki medyada, insan denilince ya dalağını yarıyoruz yada hiç bakmıyoruz, ortasını bulamıyoruz. Biz bunu yaptık, gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarımız bu konuda ciddiler mesela, onlar bu fotoğrafları hep bu kaygıyla çektiler.

 

Genellemelerden uzak bir program yaparken, nasıl tepkiler alabileceğinizi kestirebildiniz mi? 

 

- Bu adam ne saçmalıyor dedirtmemek için çok uğraşıyorum ve bu noktada kaygılarım vardı. Habercilikle sanatın sınırı  burada ortaya  çıkıyor, ben sanatçı değilim haberciyim. Yaptığım işin ulaşacağı kitlerin her birini düşünmek zorundayım ki objektif ve nesnel olarak herkese ulaşabileyim.

 

Türkiye’deki kayıp bölgelerimize ve insanlarımıza dikkat çekmek adına fotoğraf ve fotoğrafçı seçiminde çeşitliliğe gitmeye nasıl bakıyorsunuz? ‘O an’ programında daha fazla Türk fotoğrafçıya yer vermeyi düşünüyor musunuz?

 

- Elbette düşünüyoruz ama fotoğraf  editasyonunda ciddi bir sorun var, fotoğraf editörümüz Bahar Ünsal’la içimizde hep bir ukde var bu konuda, sebebi de kaynaktar olmaması. Aynı şey gazeteler içinde  geçerli; gazetelerin birinci sayfalarına baktığımızda vay canında dedirten hiçbir fotoğraf yok. Türkiye’deki kaynaklara baktığımızda bu programa girmeye değer bir fotoğrafa rastlayamıyoruz, kişisel olarak güzel fotoğraflar yollayan şahıslar ve internet siteleri de oldu; ama onların da sürekliliği olmadı. Kimsenin günahını almak istemiyorum ama zamanla yarışıyoruz, elimizde kayda değer fotoğraflar olmayınca ister istemez yurt dışındaki kaynaklara bakıyoruz. Bu anlamda gazetenizin bağlı bulunduğu ‘Fotokronik’ fotoğraf paylaşım sitenizle yapacağımız ortak çalışma ile bizde bu açığı kapatmış olacağız, bu durum fazlasıyla memnun edici.

 

Yaptığınız işlerle ve duruşunuzla sıradanlığı yadırgayan ve var olanı tekrar etmek yerine bir kademe yukarısını düşleyen bir kişiliksiniz. Ülkemiz de ise farklı bir şeyler yapmaya çalışanlar, her zaman bunları gerçekleştirebilecek  platformlar bulamıyorlar. Bu konuda sizden destek isteyen kişiler veya gruplar oluyor mu?

 

- Şu ana kadar olmadı. Fark yaratmak çok önemli, ama o donanıma sahip olmak çok daha önemli, bu konuda eksiklikler var bence. Ben bu durumu şöyle yaşıyorum; Ticaret Üniversitesi’nde eğitmenlik yapıyorum ve farklı bir şeyler yapıp da hayata geçiremeyenler çok. Yeterince güçlü ve donanımlı bir kadro tarafından  yetiştirilemiyorlar, bu yüzden ciddi sorunlar yaşanıyor. Gerçekten farklı bir şeyler ortaya koyup, yeterince donanıma sahip olup, ikisinin bir araya getirilip de sonuç alınamaması gibi bir durumu  düşünemiyorum ben. Tabiî ki içinde yer aldığımız dönemde, az rastlanılır da olsa; donanımlı olup da farklı fikirleri olan ve imkan bulamadığı için gerçekleştiremeyenler de var.

 

Bu zamana kadar yapmış olduğunuz olumlu işleri başka platformlara taşımayı düşünüyor musunuz?
 

 

- Bu proje beni bırakmadığı için yeni bir şeylere başlayamıyoruz. Bu program dışında sıcak gündemle ilgili haber de sunuyorum dolayısıyla haber kovalıyorum, bir tarafta da özel yaşantım yer alıyor tabii ki.

 

Fakat ilginç bir paradoks noktasında hep durup düşünmüşümdür.Türkiye’de saçı ağırmış televizyon habercilerinin sahada yer aldığı bir haber programı düşlüyorum, bu gençler için yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

 

Bakın bir paradoks çünkü Türkiye’de, bizim meslekte bu bir çıkmaz; muhabirlikte biraz kendini gösterenleri hemen masaya oturtuyoruz, kıdemlilerin böyle bir şey yaparak gençleri duyarlı kılabileceklerini düşündüm. Bu işin bülteni nasıl olur merak ediyorum ve böyle bir  projede yer almak isterim.

 

Beş senedir o kadar çok fotoğraf  gördüm ya ben bu işin içinde bir sihir olduğuna inanmaya başladım.Hatta ilk ‘O an’lar kitabında; ben bu i?in içinde bir sihir olduğuna
inanmaya başladım hatta onun sınırlarında geziyorum, bir gün öte tarafa geçebilirim arkadaşlar diyerek önsözde de belirttim


<br/>


<br/>

        
 
YORUMLAR
  
 
Bu sitenin isim ve yayın hakları Fotopya Fotoğrafçılık Reklam Tur. Org. San. ve Tic. Ltd. Şirketine aittir. Sitedeki paylaşımların tüm hakları ve hukuki ve cezai sorumluluğu paylaşım sahiplerine aittir. Site tarafından hazırlanan yazı, röportaj ürün incelemesi vs tüm içeriğin her hakkı saklıdır. İzinsiz olarak kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz. Bu sitedeki çalışmaların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasasına göre suçtur. İzinsiz kullanılarak, alıntı yapmak, yasal kovuşturma hakkı doğurur.