İşlerinizde genel olarak yapıları kullandığınızı görüyoruz. Bunun özel bir nedeni var mı?
- İtalya’da en çok etkilendiğim şeylerden birisi, insanların kültürel değerlerini çok iyi korumalarıydı. ‹talyanlardan daha farklı bakabilmemin nedeni de dışarıdan gelmiş birisi olmam. Aslında onlar da aynı şeyi yapabilir ama onlar aynı görüntüleri görmeye alışmışlar. Onlar kendileriyle yaşamaya alışkınlar fakat benim için büyüleyici bir şehir çünkü kendi çocukluğumu orada buluyorum.
Kendi ruhumu orada hala gezdiğim yerlerde, insanlarla beraber oturduğum ortamlarda, dar sokaklarda, yeşil panjurlu evlerde, kadınların koyu makyajlarında ve fötr şapkalarında buluyorum. Bir enerji var orada ve beni içine çekiyor. Her ülkenin, her şehrin bir rengi olduğunu düşünüyorum. İstanbul’u hep gri gördüm ama havasından dolayı değil bu. Hakikaten gri bir şehir burası ama ‹talya bana hep sarı tonlarını çağrıştırıyor.
Sarı resimde ya da sanatta baktığınız zaman konsantrasyonun rengidir, sizi sürekli oraya çeker ve onunla olmak zorunda hissedersiniz kendinizi. Benim de Floransa’da tam olarak hissettiğim bu.
Türkiye’ye geri dönüp orada şunu yapmalıyım dediğiniz bir şey var mı?
- Var… Öğrenciler sadece. Bir şeyler öğretmek ve paylaşmak. Yeditepe Üniversitesi’ne başlayacak olmamın sebebi de bu. Sanırım orada 2. ve 3. sınıflardan 300 civarı öğrencim olacak. Fotoğraf ve Photoshop dersleri alacaklar. Yalnız ben hayali bir şeyler öğretmek istemiyorum. Dışarı çıktıkları zaman somutlaştırabilecekleri ve işlerine yarayacak bir şeyler olsun istiyorum. Onlara bir şeyler öğretebilmek için haftanın iki üç günü burada yaşayacağım. Bu da hoşuma gidiyor.
Dijital fotoğrafın yaygınlaşması ve hızla tüketilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Doğal bir süreç. Mesela resmin kökeni çok eskilere, mağara dönemine kadar dayanıyor. O dönemde insan için resim yapmak bir büyüydü. Onlar avlanma içgüdüsü ve korkuyla duvarlara resim yapıyordu. Sonra sanatın kilisenin hakimiyetine girdiği bir dönem de var. Kilise ne isterse o yapılmış. Zaman geçiyor bir bakıyorsunuz romantik dönemden sonra modern dönem başlıyor.
O dönemle beraber insan kendini ortaya koymaya başlıyor ve diyor ki “Ben bunun ötesine nasıl geçebilirim, ben bundan öte ne üretebilirim?” Sonrasındaki bir süreç de, plastik sanatların tıkanma yaşadığı bir dönem. Ben en azından öyle görüyorum çünkü yaşadığınız o tıkanma dönemini yeni bir şeyle aşabilirsiniz. Ben dijital teknolojinin buna olanak sağladığını düşünüyorum. Çünkü boyayla resim yapmanın yerini, ışıkla boyamak diye bir kavram aldı. Işıkla resim çizmektir fotoğraf. O yüzden süreç doğal ve yaratıcılığınızı daha da fazla arttıracak bir dönem.
Bugün bence biz yüzyıl öncesine göre çok şanslıyız çünkü dijital teknolojinin doğumuna tanıklık ediyoruz. Dijital fotoğraf artık sadece fotoğraf değil, bunu kabul etmek lazım. Bu sadece bizim hayallerimize ulaşmamız için bir materyal.
İtalya’daki deneyimleriniz sırasında yaşadığınız ilginç bir olay ya da anınız var mı?
- İtalya’da yaşadığım güzel bir anımı anlatırsam sanırım onların nasıl düşündüğüne dair güzel bir örnek verebilirim. Manipülasyonların dışında moda sektörüyle alakalı bir şeyden bahsedeceğim. 1995 yılında Cindy Crawford’un en son zamanlarda da Naomi Campbell’in stilistliğini yapan bir adamla birlikte çalışıyordum aynı zamanda bir çok bilgiyi tarafından edindiğim bir adamdı. Lucio Antonucci…
Bir gün ben dedim ki “Lucio sen düşük bel pantolon giyiyorsun ben de giyiyorum, sen Mc Donalds’a gidiyorsun, ben de gidiyorum, senin gibi ben de modern müzikler dinliyorum. Baktığın zaman benzer fotoğraflar da çekiyoruz. Dünya global bir hale geldi, o zaman nasıl İtalyan tarzından bahsedeceğiz?” diye sordum. Cevap olarak bana “Sen daha hiçbir şey anlamamışsın, o diplomayı bana geri ver” dedi. “Hala İtalyan tarzı diye bir şey var ve hep olacak” dedi. Bir tane Amerikan Voque bir tane de İtalyan Voque dergisi açtı. İki fotoğraf seçti ve benden bu iki fotoğraf arasındaki farkı bulmamı istedi.
İki fotoğrafta benzer konseptte ve siyah beyazdı. Baktım ve bir fark yok dedim. Daha dikkatli bakmamı istedi. Işıktan bahsettim biraz, ama Hayır o değil dedi. “Bu iki fotoğraf arasındaki fark –ifade- de” dedi. Amerikan Voque’daki bir kadın size “Bu kıyafeti alın” diye bakar, İtalyan Voque’daki kadın ise “Bu kıyafeti almanıza gerek yok, zaten biliyorsunuz” diye bakar dedi” ve ekledi, “Zerafetle kültür ifadeyle gelir.”
Gerçekten bu çok önemli bir şey. Bizde her şey vurdulu kırdılı oluyor, zerafet yok, estetik yok, halbuki ruhun o ince noktası hep oralarda. Ne fazla ne az; bir şeyi çok göstermek fotoğrafı iyi yapmaz, az göstermenin de yapmadığı gibi... Belki dediği şey de bunlarda saklı. Ben ona inanıyorum. Yaptığım her işte tek dikkat ettiğim şey zerafet. Radikal olma çabasıyla iş yapmıyorum. Ben dokunup, çekilmeyi seviyorum, yaptığım şey bu.
Şeffaf bir düşünceyle ve şeffaf bir işle insanın içinden geçebilirsin. Bu son dönem yapılan ve moda olan-şeytani işlerden- çok daha zor bence. Yani önüne kocaman bir fotoğraf koyup “Al, bak işte çalışma bu” deyip korkutmak yerine, “Ben buradaydım az önce ama sen hissetmedin, senin yanından geçtim aslında” diyebilmek bence daha estetik bir olay.